Tıp fakültesindeyken sağlık içerikleri üretmeye başladım. Saniyeler içinde binlerce kişiye ulaşabileceğimi ve tıbbi olarak doğru bilgileri dünya genelindeki öğrencilerle paylaşabileceğimi fark ettim. Örneğin, aşı uygulamalarında iğnenin ne kadar derine gittiğini gösteren bir video hazırladım. Toplum hem iğnelerden hem de enjekte edilen maddelerden hem korkuyor hem de merak ediyor. Bu nedenle, iğnenin kemiğe kadar ulaşabileceği gibi yaygın yanlış inanışları ortadan kaldırmak, aşı kabul oranlarını önemli ölçüde artırabilir.
Ancak acil tıp ihtisasım sırasında durum değişti. Mülakat sürecinde bir yetenek olarak görülen sosyal medya paylaşımları, aniden "yüksek riskli" olarak değerlendirilmeye başladı. Bana, sosyal medyada içerik paylaşmaya devam etmenin kariyerimi tehlikeye atabileceği söylendi.
Bu durum yalnızca benim başıma gelmedi. Birçok doktor, hastanelerin baskısıyla karşılaşıyor ve çevrimiçi platformlarda sağlık bilgilerini paylaşmaktan çekiniyor. Oysa ki, doğru bilgiye ulaşmak isteyen milyonlarca insan var. Doktorların deneyimlerini ve uzmanlıklarını paylaşmaları, sağlık alanındaki yanlış bilgilendirme krizinin önlenmesine büyük katkı sağlayabilir.
Sağlık kurumları, doktorların sosyal medyada aktif olmasını "marka riski" olarak görüyor. Ancak bu yaklaşım, toplumun doğru bilgiye ulaşmasını engelliyor. Doktorlar, hastanelerin baskısı altında kalarak sessizliğe mahkum ediliyor. Bu sessizlik ise, sağlık alanındaki yanlış bilgilerin yayılmasını hızlandırıyor.
Doktorların çevrimiçi platformlarda fikirlerini özgürce paylaşabilmesi, sağlık alanındaki güvenilir bilgi akışının anahtarıdır. Hastanelerin bu konudaki tutumunu değiştirmesi ve doktorlara destek olması gerekiyor. Aksi takdirde, sağlık alanındaki yanlış bilgilendirme krizinin daha da derinleşmesi kaçınılmaz olacaktır.