Yüksek riskli finans dünyasında onlarca yıl geçirdim. CEO’ların, politikacıların ve büyük kuruluşları yöneten erkeklerin bulunduğu odalarda bulundum. Bu erkekler, kağıt üzerinde her şeyi halletmiş gibi görünüyor. Ancak kapılar kapanıp ortam sessizleştiğinde, beklenmedik bir gerçek ortaya çıkıyor: Derin bir yalnızlık hissediyorlar.
Bu erkeklerin golf partnerleri, meslektaşları ve tanıdıkları var. Politik tartışmalar yapabiliyor, bilanço analizleri yapabiliyor ve iş dünyasındaki sorunları çözmek için kime güveneceklerini biliyorlar. Ancak yaşam kırılganlaştığında, yani herkesin başına gelebilecek kayıplar, hastalıklar ya da başarısızlıklar yaşandığında, kime ulaşacaklarını bilemiyorlar.
Eski ABD Sağlık Bakanı Vivek Murthy’nin de ifade ettiği gibi, yalnızlık bir salgın haline geldi. Bu salgın, vücuda günde on beş sigara içmek kadar zarar veriyor. Ancak erkekler için bu durum daha da derin ve sessiz bir kriz olarak kendini gösteriyor. Buna bir “dostluk gerilemesi” de diyebiliriz.
Pek çok erkek, nesiller boyunca yanlış bir ders aldı: Sorunlarını tek başına çöz. Zayıflık gösterme. İlerlemeye devam et. Bu duygusal izolasyonu güç olarak algıladık. Ben buna “Kardeşlik Açığı” adını veriyorum: Erkeklerin sahip oldukları arkadaşlıklar ile gerçekten ihtiyaç duydukları dostluklar arasındaki büyük boşluk.
Aristoteles’in dostluk sınıflandırması günümüzde de geçerli. Çoğu erkek, onun “fayda dostluğu” ve “zevk dostluğu” olarak adlandırdığı yüzeysel ilişkilerle yetiniyor. Fayda dostluğu, karşılıklı çıkar üzerine kurulu ilişkiler; zevk dostluğu ise bira içmek ya da basketbol oynamak gibi ortak aktivitelerle sınırlı. Her ikisi de yerinde olsa da, derinlikten yoksun.
Erkeklerin asıl ihtiyacı olan, Aristoteles’in “erdem dostluğu” olarak tanımladığı, karşılıklı saygıya, ortak değerlere ve birbirini gerçekten görmeye dayanan ilişkiler. Bu dostluklar, kullanışlı ya da eğlenceli olmadığınızda bile devam eder. Ancak sorun şu ki, erkekler bu derinliği nasıl inşa edeceklerini nadiren öğreniyorlar.
Erkek dostluğu üzerine yapılan araştırmalar, erkeklerin genellikle yan yana aktivitelerle bağ kurduğunu gösteriyor: Maç izlemek, proje yapmak ya da iş görüşmesi gibi. Oysa derin dostluklar, farklı bir yaklaşım gerektiriyor: Göz teması, sessizlik ve “İyi değilim” diyebilme cesareti. Pek çok erkek, saatlerce birlikte vakit geçirebilir ancak hiçbiri ciddi anlamda “Nasılsın?” diye sormaz.
Sorun şu ki, kurumsal Amerika, “kendi kendini yetiştirmiş adam” mitini besliyor. Bu mit, yardım istemenin ya da zayıflık göstermenin ölümcül bir hata olduğunu öğretiyor. Ben de geçmişte bu tuzağa düşmüştüm.
Kariyerimin başlarında, Clinton döneminde Beyaz Saray’da Başkanlık Personel Şefi Erskine Bowles için çalışırken, yüksek riskli odalarda doğal karizmamla var olmaya çalışıyordum. Her şeyi hallettiğimi gösteren bir imaj çiziyordum. Washington’a, Virginia’daki evimden erken gidiyor ve geç saatlere kadar kalıyordum. Arabam bozulduğunda, bütçem dar olmasına rağmen pahalı bir taksiyle gidiyordum. Bir şekilde haber Erskine’e ulaşmıştı. Bana sadece, “İnsanlara yardım istemeyi öğrenmelisin” demişti. Bu cümle, hayatımın dönüm noktalarından biri oldu.