Washington DC’de 25 Nisan 2026 gecesi gerçekleşen Beyaz Saray Basın Yemekleri saldırı girişimi zanlısı Cole Tomas Allen’in profili, siyaset bilimcileri şaşırtıyor. Allen’in siyasi manifesto ve sosyal medya paylaşımları, sıradan bir Demokratın endişelerinden farksız: Donald Trump’ın hukuksuz, yolsuzlukla suçlanan bir lider olduğunu, göçmenlere zulmettiğini, savaş suçları işlediğini ve Amerikan demokrasisi için varoluşsal bir tehdit oluşturduğunu savunuyordu.
Uzmanlarla yapılan görüşmelerde, siyasi şiddetin artmasının ardındaki temel faktörün, siyasetin varoluşsal bir tehdit algısına dönüşmesi olduğu ortaya çıktı. Bu algı, toplumun yaşam tarzının veya değerlerinin tehlikede olduğuna inanılması ve çatışmaların barışçıl yollarla çözülemeyeceği kanısının güçlenmesiyle tetikleniyor. Öte yandan, siyasetçilerin barışçıl çözüm yollarına vurgu yapması, bu riski önemli ölçüde azaltabiliyor.
Allen, yalnız değil. Trump’a suikast girişiminde bulunan Ryan Routh’un da benzer temaları işlediği görülüyor. Luigi Mangione ve Charlie Kirk’in zanlısı Tyler Robinson gibi isimlerle birlikte değerlendirilen bu grup, 'normal insanların aşırılığı' olarak adlandırılıyor. Sağlık sisteminin kâr odaklı yapısına karşı çıkan ya da nefret söylemlerine karşı olan merkez sol görüşlü bireyler, genellikle şiddetle ilişkilendirilmeyen bu kişiler, eylemlerinde aşırı uçlara kayabiliyor.
Ancak 'normal insanların aşırılığı' kategorisinin ne kadar tutarlı olduğu henüz net değil. İncelenen vakaların azlığı ve birbirinden farklı motivasyonları nedeniyle bu fenomenin tam olarak anlaşılması için daha fazla veriye ihtiyaç var. Yine de bu olaylar, Trump’a yönelik liberal eleştirilerin şiddete yol açıp açmadığı sorusunu gündeme getiriyor.
Bu soruyu sormak, hükümetin Jimmy Kimmel ya da James Comey gibi isimleri hedef almasını meşrulaştırmak anlamına gelmiyor. Aynı şekilde, Cumhuriyetçilerin Trump’ın siyasetini desteklerken Demokratların retoriğini eleştirmesi de ikiyüzlülük olarak değerlendirilebilir. Siyasetin giderek kutuplaştığı bir dönemde, hem sağın hem de solun varoluşsal tehdit algısının şiddeti körükleyebileceği gerçeğiyle yüzleşmek gerekiyor.