Geçtiğimiz aylarda Stephen Colbert’in ağzından dökülen o sözler, ABD medyasının içinde bulunduğu çarpık sistemi gözler önüne serdi: “Bu saçmalıkla ne yapacağımı bile bilmiyorum”, diyen Colbert, ağzındaki CBS’in talimatlarını temsil eden kağıdı çöp torbasına attı. Neden mi? Çünkü ağustos ayında yayınlanması planlanan bir röportaj, ABD’nin en büyük medya şirketlerinden birinin siyasi baskılar karşısında nasıl eğildiğini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu.

Colbert’in röportaj yaptığı isim, Teksas’tan Senato adayı James Talarico’ydu. CBS’in gerekçesi ise Federal İletişim Komisyonu’nun (FCC) eşit zaman kuralına aykırı olabileceği yönündeydi. Oysa gece geç saatlerde yayınlanan talk show’lar, neredeyse yirmi yıldır bu kuraldan muaf tutuluyordu. Peki CBS neden aniden bu kurala uymaya karar verdi? Cevap, şirketin sahibi Paramount’un Trump yönetiminden Warner Bros. Discovery ile birleşme onayı almaya çalıştığı dönemde ortaya çıktı.

Bu tesadüf değil. ABD medyasının Trump dönemindeki en büyük sorunu, haber kuruluşlarının siyasi baskılar karşısında nasıl eğildiğini defalarca gösterdi:

  • Paramount’un eski sahibi Shari Redstone, 60 Minutes’ın Trump’a karşı sert yayın yapmamasını sağladıktan sonra şirketin satışını tamamladı.
  • Paramount’un yeni sahipleri David ve Larry Ellison, sağcı görüşleriyle tanınan Bari Weiss’i CBS’in genel yayın yönetmeni olarak atadı.
  • Jeff Bezos’un Washington Post’u, Kamala Harris’e destek vermeyi reddetti ve ardından gazetenin fikir sayfaları “kişisel özgürlükler ve serbest piyasa” lehine yayın yapmaya başladı. Bir yıl içinde gazetenin %40’ı kadrolu çalışanlarını kaybetti.

Bu durum tesadüf değil. ABD medyasının en büyük sorunu, haber kuruluşlarının kâr odaklı şirketlerin elinde olması ve siyasi baskılara boyun eğmek zorunda kalmasıdır. CBS, 1980’lerden beri haber bölümünü reyting ve kâra endeksledi. 1995 yılında sigara endüstrisi muhbiri Jeffrey Wigand’ın röportajını yayınlamayı reddetti. New York Times, AIDS salgını sırasında yetersiz kaldı ve 1990’larda ırkçı “süper avcı” söylemini destekledi. Irak Savaşı’na giden süreçte hem Post hem de Times, Bush yönetiminin yalanlarını görmezden geldi.

ABD’de gazetecilik mesleği, kömür madenciliği kadar hızlı bir şekilde yok oldu. Medya şirketleri, hissedarlarına ve holdinglere karşı sorumlu hale geldi. GE, Westinghouse, Verizon ve Comcast gibi şirketler için haber, yan bir işti. Alden Global Capital gibi hedge fonları içinse bir yükten ibaretti. Sonuç? Onlarca yıldır haber odalarının boşaltıldığına tanık olduk.

Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen, ABD medyası hala önemli haberleri ortaya çıkarmaya devam ediyor. Peki bu sistem nasıl değişecek? Cevap, medyanın bağımsızlığını yeniden kazanması ve kamu hizmeti anlayışını yeniden benimsemesinde yatıyor. ABD’de haber kuruluşlarının sahipliği ve finansal bağımsızlığı, gazeteciliğin geleceğini belirleyecek en önemli faktörlerden biri olmaya devam ediyor.