Londra’daki Kew Bahçeleri’nin Palm Evi’nde sergilenen Doğu Kap eyeri dev kısır bitkisi, 240 yıldan daha yaşlı. Güney Afrika’dan gemiyle getirildiği günden beri bir saksının içinde yaşayan bu bitki, Kew Bahçeleri’nin internet sitesinde “dünyanın en yaşlı saksı bitkisi” olarak tanımlanıyor.

Belki de bu unvan, 250 milyon yıldır var olan bir bitki türü için biraz ironik. Yine de bu örnek, dev sera kubbesine doğru kıvrılarak, tıpkı “yaşlı vatandaşlar gibi” koltuk değneklerine dayanarak hayatta kalmayı başarmış. Kew Bahçeleri’nin internet sitesindeki bu ifade, zamanın geçişine dair incelikli bir göndermeyi de barındırıyor.

İngiliz yazar Gwendoline Riley’nin yeni romanı The Palm House, bu yaşlı bitkinin hikayesinden esinleniyor. Kırk yaşlarında bir yazar olan Laura Miller adlı anlatıcı, arkadaşı Edmund Putnam ve onun babasıyla birlikte bu “antik kısır bitkiyi” görmeye gideceklerini söylüyor. Geçmişin bir kalıntısı olan bu bitki, tıpkı Putnam’ın da hissettiği gibi, zamanın geçişine dair bir sembol niteliğinde.

“Ah, zamanın geçişi!” diye mırıldanıyor Putnam, Londra sokaklarında yürürken.

Riley, metaforları ustalıkla kullanması ve mizah anlayışıyla tanınıyor. Örneğin, koyu sarı bir gökyüzünü “iyot gibi”, başarısız bir yazarın düzyazısını “ayaklarının ucuna basa basa ilerleyen bir hırsız” olarak tanımlıyor. Bir karakterin duruşunu ise tek bir hareketle özetliyor: “omuzlarını geriye atıyor, yetenekli bir buz patencisi gibi, bir kameranın önünde durmak için aniden duruyor.”

Karakterlerini sadece birkaç kelimeyle betimleyebiliyor. Diyalogları, kesik kesik cümlelerle ilerliyor; “o dedi, o dedi, o dedi, o dedi” şeklinde değil, “o dedi, o dedi, o dedi, o dedi” diye devam ediyor. Bu da karakterlerin kendi kendilerini ele vermesine neden oluyor.

Riley’nin romanları, birbirine benzer temalar etrafında dönse de, her birinde farklı yaşam öykülerinin iskeleti ortaya konuyor. İlk iki romanı, yirmili yaşlarının başında yayınlanan Riley, Manchester’da geçen hikayelerinde genç kadınların barlarda ve kötü ilişkilerdeki yaşamlarını anlatıyordu. Sonraki iki kitabında ise konuyu Amerika’ya taşıdı, ancak aynı unsurları korudu: şiddetli babalar ve çaresiz anneler.

Bu unsurlar, özellikle First Love (2017) ve My Phantoms (2021) adlı romanlarında belirginleşiyor. Bu iki kitap, New York Review Books tarafından 2022’de aynı anda yayınlandı ve geniş yankı uyandırdı. First Love, Neve adlı bir kadının yaşlı ve aşağılayıcı bir eşiyle olan evliliğini acımasızca anlatıyor. Riley’nin detaylara ve karakterlere olan hakimiyeti, anlatıcının hem kendisine hem de başkalarına karşı gösterdiği temel empatiyle birleşiyor. My Phantoms ise Bridget adlı bir yazarın annesi Hen ile olan ilişkisini derinlemesine inceliyor.

Riley, 2017 yılında yaptığı bir röportajda, “Bugüne kadar yazdığım tüm kitaplarda, hayatını inceleyen bir kadın var” demişti.